En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır,
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız,
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür…
Bir şiir ama sadece bir şiir değil. Benim için bir teselli ya da hatırlatma gibi. Ama öyle içi boş bir teselli değil. İçinde sevecen ve güzel bir mantık olan bir teselli. Bazı şeyler vardır içinde sadece mantık yoktur ama öyle güçlüdür ki mantığı da aşıp güçlü, imrenilimsi bir konuma yerleşir. Böyle bir şey.
Hayattaki sıradanlığa, sıkılmışlığa karşı uyandırıyor. Çünkü daha en güzel zevkleri, neşeli ve şaşırtıcı anları yaşamadığımızı da idrak ettiriyor ve bence en güzeli şefkatle sarsıyor. Sanki “kalk yahu, kendine gel! Ne bu sıkılmak filan?! Her şeyi keşfettin de mi sıkıldın bee! Yaşamak ciddi bir iştir!” der gibi. Zevk alınan bir şeyin her boyutunda da ayrı bir tada, farklı bir şeye işaret ediyor.
Umudu hatırlatıyor. Çünkü henüz en güzel günlerimizi yaşamadığımızı söylüyor. Bunun hatrına dayanmayı fısıldadığını hissettim Nâzım’ın bu en sevdiğim şiirinde.
Toplum içindeki etkileşimlerin dolayısıyla insan olarak siyasî bir yönümüz olduğu söylenebilir. Ama ideolojik ya da şu anda yaygın olarak gözüken politik tavırlar pek ilgimi çekmedi.
Ancak Nâzım’ın devrimciliğinden de bir psikolog olarak çok değerli şeyler öğrenebileceğimizi ya da ilham alabileceğimizi düşünüyorum. Mesela kişisel devrim diyebiliriz buna. Kişisel devrimimizi yapabiliriz. Yani toplumsal, ailevi ya da kişisel prangaları alt edip yönetime kendimizi, bireyselliğimizi, nezaket içlerindeki mantığı, özgürlüğü getirebiliriz.
Bunlar görecelidir elbette. Ama ben bana verdiği yaşamsal ilhamlar için bir kez daha saygıyla anmak istiyorum.