Terapistin Kişiliği:İmkanlar ve Tuzaklar

0

Terapi Bir Yolculuktur

Terapi’nin birçok tanımı vardır. Ancak ister kısa sürsün ister uzun yıllara yayılsın, terapi her şeyden önce ruhsal bir yolculuktur. Bu yüzden Yalom’un “Birisi daha dertli iki insanın yolculuğudur.” ifadesine kim itiraz edebilir?

Güven: Yolculuğun Başlangıcı

Her yolculuk güven üzerine başlar. İnsanlar birbirlerine kendilerini emanet ederler. Terapi de böyledir. Danışan; terapistin uzmanlığına, etik ilkelere bağlılığına, insaniyetine ve içgörüsüne kendini emanet eder.

Bu yolculuk başladıktan sonra ise terapötik sürecin akışında bazı temel unsurlar belirginleşir. Bunlar hem terapistin en önemli kaynakları hem de zaman zaman düşebileceği tuzaklar olabilir. Teknikler, kuramlar ve müdahaleler elbette önemlidir. Ancak bütün bunların etkisini belirleyen temel zemin, terapistin danışanıyla kurabildiği ilişkinin niteliğidir. Bu ilişkinin en önemli kaynağı ise, büyük ölçüde terapistin kişiliğidir.

Dinleyebilme Sanatı

Bütün terapi tekniklerini ve kuramlarını bir kenara bıraksak bile geriye hâlâ çok değerli bir beceri kalır: Dinleyebilme sanatı.

Bu beceri henüz yeterince yerleşmemişse, alınan eğitimler de sağlam temeller üzerine inşa edilemez. Temeli tam oturmamış bir zemine beş katlı bir bina dikmeye çalışmak gibi… Bina bir süre ayakta kalabilir; fakat ilk sarsıntıda çatlaklar kendini göstermeye başlar.

Terapistler uzun ve yoğun bir eğitim sürecinden geçerler. Zamanla bilgi ve özgüven arttıkça, paradoksal biçimde dinleme becerisi ikinci plana düşebilir. Oysa danışan için ilk soru çoğu zaman “İyileşecek miyim?” değildir. Ondan da önce, “Burada olduğum hâlimle var olabilecek miyim?” sorusu gelir.

Bu nedenle terapistin sadece kulağıyla değil; zihniyle, dikkatiyle ve varlığıyla dinlemesi gerekir. Danışanın hissedebileceği mesaj şudur:

“Şu an tamamen sizdeyim.”

Dinlemek, Cevap Vermekten Önce Gelir

Günlük hayatta sıkça karşılaştığımız bir durum vardır: Karşımızdaki kişi konuşurken, henüz sözünü bitirmeden cevabımızı hazırlamaya başlarız. Bu yalnızca gündelik ilişkiler için değil, terapistler için de önemli bir tuzaktır.

Elbette terapistin niyeti danışanına iyi gelmek, bir içgörü kazandırmak ya da yeni bir bakış açısı sunmaktır. Ancak danışan her zaman buna hazır olmayabilir. Bazen yalnızca anlaşılmak ister. Bazen duygularının başkası tarafından taşınabildiğini hissedebilmek… Bazen de uzun zamandır kaçındığı bir konuya yaklaşabilecek cesareti yavaş yavaş toplamak…

Terapi bir yolculuktur. Bu yolculukta ilerleme, terapistin hızına göre değil; iki kişinin birlikte yürüyebildiği ritme göre gerçekleşir.

Terapistin Kendisini Fazla Önemsemesi

Dinleyebilme sanatının önüne geçen tuzaklardan biri de terapistin kendisini fazla önemsemeye başlamasıdır.

Seansta akla parlak bir yorum, güçlü bir benzetme ya da etkileyici bir çıkarım gelebilir. Bunların hiçbirinde başlı başına bir sorun yoktur. Ancak bunlar danışanın kendisini daha iyi anlamasına hizmet etmiyorsa, terapistin zihninde şu soru belirmelidir:

“Bunu gerçekten danışan için mi söylüyorum, yoksa ne kadar bilgili olduğumu göstermek için mi?”

Terapi odası, terapistin zekâsını ya da bilgisini sergileyeceği bir yer değildir. Asıl olan danışanın ruhsallığıdır. Yapılan her müdahale, her yorum ve her sessizlik, danışanın kendisiyle kurduğu ilişkiye hizmet ettiği ölçüde anlam kazanır.

Danışanın Ritmine Saygı

Danışanın ruhsal dünyasını anlayabilen bir terapist, çoğu zaman onun gelişim ritmini de sezebilir.

Bu nedenle danışanı acele ettirmez. Hazır olmadığı bir yüzleşmeyi yalnızca gerekli gördüğü için dayatmaz. Çünkü bazen doğru zamanda söylenmiş bir cümle iyileştiriciyken, aynı cümle yanlış zamanda söylendiğinde yalnızca savunmaları güçlendirebilir.

İyi bir terapist bunun işaretlerini takip eder. Gerektiğinde,

“Hazır hissetmiyorsanız bugün bu konuya girmeyebiliriz.”

diyebilir.

Bu cümle, terapistin geri çekilmesi değil; danışanın ritmine duyduğu saygının ifadesidir.

Her Danışan Biriciktir

DSM’ye ya da tanı kriterlerine ne kadar hâkim olursak olalım, seans odasına giren ruhsal dünya her zaman biriciktir. Karşımızda anksiyete bozukluğu tanı kriterlerini karşılayan bir danışan olabilir. Hatta terapist daha önce aynı tanıya sahip pek çok kişiyle çalışmış da olabilir. Buna rağmen karşısındaki insan, önceki hiçbir danışanın aynısı değildir.

Tanılar klinik düşünmeyi kolaylaştırır; ancak insanı bütünüyle açıklamaz. Eğer terapist danışanını yalnızca tanısı üzerinden okumaya başlarsa, onu tanımlamış olur ama anlamamış olur.

Bu yüzden iyi bir terapist, tanının ötesine geçmeye çalışır. Merak eder. Danışanın yaşadığı sıkıntının onun hayatındaki anlamını, ilişkilerini, geçmişini ve bugününü anlamaya çalışır. Çünkü terapi odasında karşımızdaki kişi yalnızca bir tanı değil; kendine özgü bir yaşam öyküsüdür.

Soruların Gücü

Danışanlar çoğu zaman terapiye bazı soruların peşinden gelirler.

“Neden böyle hissediyorum?”

“Kendime bunu neden yapıyorum?”

“Neden sürekli aynı döngüye giriyorum?”

“Gerçekte istediğim şey ne?”

“Bu sıkışmışlık neden?”

Bazen de asıl mesele, kendilerine hiç sormadıkları sorulardır.

İyi bir terapistin en önemli becerilerinden biri, doğru cevabı vermek değil; doğru soruyu bulabilmektir.

İyi sorular danışanı belirli bir cevaba yönlendirmez. Aksine, ona düşünmesi ve çağrışımlar yapabilmesi için geniş bir alan açar.

“Neden bunu yapıyorsunuz?” sorusuyla,

“Sizce neler oluyor da kendinizi böyle davranırken buluyorsunuz?”

sorusu arasında ince ama önemli bir fark vardır.

İkinci soru danışanı savunmaya değil, meraka davet eder.

Empati ve Kapsayabilmek

Aslında herkes iyi olmak ister.

İnsanlar kendilerini sabote eden ya da dışarıdan bakıldığında işlevsiz görünen davranışları bile çoğu zaman daha iyi hissetebilmek için geliştirirler. Kimse sabah uyanıp,

“Bugün biraz daha huzursuz olayım.”

diye davranmaz.

Bu nedenle danışan ne kadar dürtüsel, çelişkili ya da kendisine zarar veren davranışlar sergilese de, terapistin ilk işi onu yargılamak değil; anlamaya çalışmaktır.

Empati de tam burada başlar.

Empati, yalnızca kendini karşındaki insanın yerine koymak değildir. Onun bulunduğu yerden dünyaya bakmaya çalışmak ve bunu danışana hissettirebilmektir. Bir anlamda onun ruhsal dünyasına misafir olabilmektir.

Bu çaba, yargılamanın önüne geçer. Aynı zamanda terapistin görebildiği ruhsal tabloyu da genişletir.

Ne kadar çok okursak okuyalım, ne kadar çok danışan görürsek görelim insan, bir yönüyle daima muamma olarak kalacaktır. Dinamik bir varlığı bütünüyle tanımladığımızı düşündüğümüz anda, onu görme ihtimalimizi de sınırlandırmaya başlarız.

Yaşam Enerjisi

Bütün bunlarla birlikte terapistin yaşam enerjisi de terapötik ilişkinin sessiz ama güçlü bileşenlerinden biridir.

Burada yaşam enerjisinden kastettiğim; sürekli mutlu olmak, hiç zorlanmamak ya da bitmek bilmeyen bir motivasyona sahip olmak değildir. Terapistin hayatla kurduğu canlı ilişki; merakında, ses tonunda, bekleyebilmesinde ve yeni olana açıklığında hissedilir.

Danışanlar bunu çoğu zaman sözcüklerden önce hissederler. Terapistin hayata, insana ve keşfetmeye dair merakı; danışanın kendi hayatına yeniden bakabilmesi için de bir alan açabilir.

Kendi hayatıyla ilişkisini bütünüyle kaybetmiş, merakını yitirmiş ya da umudunu uzun zamandır askıya almış bir terapistin, danışanına bu yolculukta eşlik etmesi daha zor olacaktır. Elbette terapistler de zaman zaman zor dönemlerden geçebilirler. Burada önemli olan, kendi ruhsal dünyasıyla ilişki kurabilmesi ve kendi yüklerini danışanına taşımamasıdır.

Sahicilik

Terapistler danışanlarına dürüstlük borçludur.

Anlamadığı yerlerde anlamış gibi yapmak ya da emin olmadığı bir yorumu kesin bir gerçek gibi sunmak, terapötik ilişkiyi zedeler. Bazen en güven veren cümlelerden biri,

“Bunu tam anlayabildiğimden emin değilim.”

diyebilmektir.

Sahicilik, terapistin her şeyi biliyormuş gibi davranması değil; bildikleri kadar bilmedikleriyle de ilişki kurabilmesidir.

Bir terapist olarak, içimde emin olamadığım ihtimaller belirdiğinde bunları kesin doğrular gibi sunmak yerine, danışanla paylaşmayı ve birlikte düşünmeyi tercih ederim.

“Aklımdan iki ihtimal geçiyor. Bunlardan biri size daha yakın geliyor mu?”

demek çoğu zaman daha sahici, daha kapsayıcı ve daha terapötiktir.

Elbette bazen risk alıp isabetli bir yorum yapmak çok tatmin edici olabilir. Ama terapi odası, terapistin kendi isabetini kanıtlayacağı bir yer değildir.

Terapistin Kendi Yolculuğu

Bütün bunlardan belki de daha önemlisi, terapistin kendi ruhsal yolculuğundan geçmiş olmasıdır.

Kendi gölge taraflarıyla karşılaşmış, bunları inkâr etmek yerine tanımaya çalışmış ve yönetebilmeyi öğrenmiş bir terapist; danışanının karanlık taraflarıyla da daha sakin karşılaşabilir.

Hiç kimse tamamen kendi meselelerinden arınmış değildir. Terapist de değildir. Ancak önemli olan, kendi yaralarını danışan üzerinden onarmaya çalışmaması ve kendi ihtiyaçlarını terapi ilişkisinin önüne geçirmemesidir.

Ne kadar iyi bir eğitim almış olursa olsun, kendi ruhsal dünyasıyla yeterince karşılaşmamış bir terapistin danışanına istemeden zarar verme ihtimali her zaman vardır.

Belki de bu yüzden terapistin en önemli eğitimi, aldığı eğitimlerden önce kendi yolculuğudur.

Çünkü terapi, yalnızca başkasının hikâyesine eşlik etmek değildir.

Önce kendi hikâyene bakabilme cesaretidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir